Derin Yolcu
27 Mar
27Mar

Gece çöktüğünde ve dış dünyanın gürültüsü yavaş yavaş silindiğinde, insan ilk kez kendisiyle baş başa kalır. Şehrin uğultusu diner, sesler uzaklaşır, gündüzün maskeleri birer birer düşer. Geriye tek bir şey kalır: içerden gelen o ses. Çoğu zaman bastırılan, çoğu zaman görmezden gelinen, ama hiçbir zaman tamamen kaybolmayan o ses… 

Fakat asıl soru şudur: O ses gerçekten sana mı aittir, yoksa sana öğretilmiş bir yankıdan mı ibarettir?İnsan, kendini bildiğini sanarak yaşar. İsmini bilir, geçmişini bilir, nereden geldiğini, neler yaşadığını, neyi sevip neyden korktuğunu anlatabilir. Kendine dair bir hikâye kurmuştur ve o hikâyeye inanır. Bu hikâye ona bir kimlik verir, bir yön verir, hatta bir anlam duygusu sağlar. Ancak bu anlatı, çoğu zaman gerçeğin kendisi değil; gerçeğin üzerine örülmüş bir kabuktur. Bir binanın dış cephesi gibi… 

Uzaktan bakıldığında sağlam, düzenli ve tanıdık görünür. Fakat içine girildiğinde, duvarların ardında beklenmedik boşluklar saklı olabilir. Kendini bilmek, işte bu yüzeye ilk darbeyi vurmakla başlar. Bu darbe çoğu zaman rahatsız edicidir. Çünkü insan, gerçeği değil; kendine anlattığı hikâyeyi sever. O hikâyede bir düzen vardır, bir güven hissi vardır. Oysa bu düzenin sarsılması, insanı bilinmezliğe iter ve bilinmezlik, insanın en çok kaçtığı yerdir. 

Bir ayna düşün. Karşında duruyor ve sana seni gösteriyor. 

Ama aslında ayna hiçbir şey göstermez; sadece yansıtır. İnsanın zihni de böyledir. Zihin, geçmiş deneyimlerin, öğrenilmiş kalıpların ve bastırılmış duyguların bir yansıma alanıdır. Çocuklukta duyulan sözler, toplumun dayattığı roller, korkular, arzular… Hepsi birleşir ve “ben” dediğin şeyi oluşturur. Fakat bu yapı, çoğu zaman özgün değildir. Bir yansımanın yansımasıdır.Bu yüzden kendini bilmek, aynaya bakmayı sürdürmek değil; gerekirse o aynayı kırmayı göze almaktır. Çünkü bazı gerçekler, yansımalarda görünmez. 

İnsan, kendine dair bildiği her şeyi sorgulamadan, özüne yaklaşamaz.Zihin, bir labirent gibidir. Her düşünce bir koridor, her inanç bir duvar, her korku bir çıkmaz sokaktır. İnsan düşündükçe ilerlediğini sanır, oysa çoğu zaman daha derine saplanır. Çünkü zihin, çözüm üreten bir araç olduğu kadar, karmaşa yaratan bir yapıdır da. Ne kadar çok düşünürsen, o kadar çok yol açılır; ama o yolların çoğu seni merkeze değil, çevreye götürür.Labirentten çıkış, çoğu zaman ilerlemekle değil; durmakla mümkündür. Bir an için zihnin sesini susturduğunda, düşüncelerin akışını izlemek yerine onların ötesine geçtiğinde, bir boşluk belirir. Bu boşluk, ilk bakışta rahatsız edicidir. Çünkü alışılmış değildir. İnsan, sürekli bir şeylerle meşgul olmaya, sürekli düşünmeye alışmıştır. Oysa bu boşluk, aslında bir yokluk değil; bir kapıdır.İnsan yaşamı boyunca maskeler biriktirir. Güçlü görünmek için bir maske takar, sevilmek için başka bir maske, kabul görmek için bir başkasını… Zamanla bu maskeler öylesine iç içe geçer ki, kişi maskesiz halini unutmaya başlar. Artık kendisi olduğunu sandığı şey, aslında bir rolün sürekliliğidir. Bir noktada soru değişir. “Ben kimim?” sorusu yerini “Ben kim değilim?” sorusuna bırakır. Çünkü kendini bilmek, yeni bir kimlik kazanmak değildir; aksine, sahte olan bütün kimlikleri bırakmaktır. Ancak bu bırakış, kolay bir süreç değildir. İnsan, maskelerini çıkardıkça kendini kaybediyormuş gibi hisseder. Oysa kaybolan şey, hiçbir zaman gerçek benliği olmamıştır. 

İnsanın içinde sadece aydınlık yoktur. Aynı zamanda bir gölge taşır. Bastırılmış duygular, kabul edilmemiş yönler, korkular ve zayıflıklar bu gölgenin parçalarıdır. Çoğu insan bu yönleri görmezden gelmeyi tercih eder. Onları yok sayarak, sadece “iyi” tarafıyla var olmaya çalışır. Fakat gölge yok olmaz. Sadece derinleşir ve uygun anı bekler. Kendini bilmek, sadece ışığı görmek değil; gölgeye bakabilmektir. Kendi karanlığıyla yüzleşebilmektir. Bu yüzleşme, çoğu zaman sarsıcıdır. Çünkü insan, olmak istemediği yönleriyle karşılaşır. Ancak bütünlük, ancak bu kabul ile mümkündür. İnsan, gölgesini kabul etmeden kendine ulaşamaz. 

Bir taş düşün. Ham, sert ve şekilsiz. Ama içinde saklı bir form vardır. Bir heykel, bir anlam, bir potansiyel… Bu taş kendi kendine şekillenmez. Bir usta gerekir. Fakat burada ilginç olan şudur: İnsan hem taştır, hem de ustadır. Kendi üzerinde çalışır, kendi fazlalıklarını keser, kendi sertliğini törpüler. Her fark ediş bir darbedir. Her yüzleşme bir kesittir. Bu süreç, çoğu zaman acı vericidir. Çünkü her darbe, “ben” sandığın bir parçayı koparır. Fakat zamanla taş incelir, sadeleşir ve özüne yaklaşır. Geriye daha az ama daha gerçek bir şey kalır. Dış dünya gürültülüdür. İnsanlar konuşur, düşünceler bağırır, zihin hiç susmaz. Ancak gerçek, gürültüde değil; sessizlikte ortaya çıkar. İnsan her şey sustuğunda, ilk kez kendisiyle karşılaşır. Bu karşılaşma, çoğu zaman kaçınılır bir deneyimdir. Çünkü sessizlik, kontrol edilemezdir. Orada dikkat dağıtacak hiçbir şey yoktur. Sadece sen varsındır. Bu yüzden birçok insan sessizlikten kaçar. Oysa kendini bilmek, o sessizlikte kalabilmektir. Kaçmadan, doldurmadan, örtmeden… Sadece var olarak.

Kendini bilmek, yeni bir bilgi edinmek değildir. Belki de hiçbir zaman gerçekten unutulmamış bir şeyi hatırlamaktır. İnsan, zamanla üzerine katmanlar ekler. Toplumun beklentileri, korkular, roller ve alışkanlıklar… Bu katmanlar çoğaldıkça, öz görünmez hale gelir. Fakat yok olmaz. Bu yüzden asıl soru “Ben kimim?” değil; “Ben neyi unuttum?” olmalıdır. Bu yolculukta bir eşik vardır. O eşiği geçtiğinde, artık geri dönüş yoktur. Çünkü görülen şey unutulamaz. İnsan, gerçeği bir kez fark ettiğinde, eski hayatına aynı şekilde devam edemez. Aynı düşünemez, aynı hissedemez. En önemlisi, aynı kişi olarak kalamaz. Kendini bilmek, konforlu bir süreç değildir. Aksine, konfor alanlarının parçalandığı bir geçiştir. Ancak bu geçişin ardında bir özgürlük yatar. Sahte olanın çözülmesiyle gelen bir hafiflik… 

Belki de en önemli gerçek şudur: Kendini bilmek, ulaşılacak bir hedef değildir. Bir sonu yoktur. İnsan sürekli değişir, dönüşür, çözülür ve yeniden kurulur. Bu yüzden kendini bilmek, bir varış noktası değil; sürekli yaşanan bir farkındalıktır. İnsan, bir gün tamamen kendini bileceğini sanır. Oysa bu, en büyük yanılsamalardan biridir. Çünkü kendini bilmek, tamamlanmak değil; sürekli çözülmektir. Sürekli yeniden doğmaktır. Sonunda insan tekrar aynaya bakar. Ama bu kez yüzüne değil, gözlerinin ardına bakar. Orada bir şey vardır. Adı yoktur, şekli yoktur, ama hissedilir. Belki de o, bütün maskelerin, bütün hikâyelerin ötesindeki varlıktır ve  belki de bütün bu yolculuk, yeni bir şey bulmak için değil; hiçbir zaman kaybolmamış olanı fark etmek içindir.

Yorumlar
* Bu e-posta internet sitesinde yayınlanmayacaktır.